Kakava Şenlik Ateşi

Edirne Gezisi ve Kakava Şenlikleri


Kakava Şenlik Ateşi

Edirne’de Kakava Şenlikleri kutlamasında mutlaka bir şenlik ateşi yakılıyor. Dileklerinizin gerçekleşmesi için kor ateşin üzerinden 3 kez atlamak gerekiyor.

5 Mayıs 2013 Pazar günü dileklerimizi senlik içinde dilemek için İstanbul’dan sabahın erken bir saatinde çıktık ve yola koyulduk, hedefimiz: Edirne ve Kakava Şenlikleri!

Edirne’ye giden yol bomboş ve yemyeşildi. Sağımızda ve solumuzda gözün alabildiğince uzun tarlalar, ekinler, zaman zaman inekler, kuzular…  Huzur veren bir görüntü ve sevdiklerle beraber olmanın verdiği keyif. Yolculuğumuz, Lüleburgaz yakınlarında yaşadığımız bir aksilik sebebi ile biraz aksamış olsada sonunda Edirne’ye vardık. 2,5 saat sürmesi gereken yol bizim için biraz daha uzun surdu ama sonunda Karaağaç’a giden yolda Meriç nehri kenarında yapılan kahvaltı tüm olumsuzlukları sildi attı kafamızdan.

Tunca nehri ve Meriç nehri üzerinden geçtikten sonra, sağa doğru yol boyunca kahvaltı edilebilecek bir suru yer var. Biz Lalezar adında kocaman bir bahçesi olan bir mekanı tercih ettik. Nehrin kenarındaki masamızda yerimizi aldık ve serpme kahvaltımız ile karnımızı doyurduk. Serpme kahvaltı kapsamında sigara böreği, peynirler, reçeller, zeytin, çilek ve daha bir suru lezzetli ve taze kahvaltılık sunuldu. Masamıza da ısıtıcısı ile beraber kendimize ait bir çaydanlık getirildi. Sürekli bir garson çağırma derdi olmadan zevkle çaylarımızı oturduğumuz surece kendi servisimizle içtik. Kahvaltımızı ettikten sonra, merak içinde karaağaç merkezine doğru gittik. Arabayı park ettikten sonra başladık yürümeye. Karaağaçta sokaklardaki evler çok şirin, bir ya da iki katli, kendi bahçesi olan ve bahçesinde iğde ağaçlarının mis gibi koku yaydığı şirin evler. Yürüdükçe ve şimdiki Trakya üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesine geldikçe, sağda solda o bildiğimiz kareli örtüleri ile ve plastik sandalyeleri ile sımsıcak kahvehaneler gözükmeye başladı. Hepsi birbirinden sevimli ve cana yakin. Biz öncelikle su anda fakültesini bahçesinde yer alan ve Lozan anlaşmasına dair ilk görüşmelerin gerçekleştiği ahşap binayı görmeye gittik. Bununla beraber, Lozan anıtını ve eski Karaağaç tren istasyonunu da görmüş olduk. Eski tren istasyonu su anda bir cafe ama bina eskisi gibi güzelliğini ve tarihselliğini korumakta. Tren istasyonuna ait rayların ufak bir kimsi duruyor ve bu raylar üzerinde de eski bir tren bir iki vagonu ile korunmuş ve sergilenmekte. Tabi ki bir suru fotoğraf çektik. Bir an okuduğum ve dinlediğim tüm o kurtuluş savası hikayeleri gözümde canlandı, bir an kendimi ya o günlerde yaşıyormuşuz gibi hissettim ve derin bir özlem duydum Atatürk’e ve o gün var gücü ile savaşan ve yurdunu yürekten seven tüm insanlara. Bu hissiyat yüreğimde bir yerde Türk kahvesi içmek için yürümeye başladık. Tercihimizi “Karaağaç Kahve”den yana yaptık. Kullanılan aksesuarlar, ferforjeli banklar o kadar birbiri ve Karaağaç ile uyumlu ki, burada oturmaktan çok keyif aldık. Kahvelerimiz bittikten ve azıcık dinlendikten sonra Tunca ve Meriç Köprülerinin üzerinde fotoğraf çekmek için geri donduk. Her yer güneşten ve sıcaktan yanarken, köprülerin üstü o kadar güzel esiyordu ki uzunca sure durup kalmak istedim. Meriç nehri üzerindeki seyir köşkünde durup bir suru fotoğraf çektirdik ve kendimizi Osmanlı imparatorluğu sırasında yasayan saray hanedanından bireyler olarak duşunduk. Köprü gezimiz bittikten sonra sıra Edirne Merkeze inmeye gelmişti.

Edirne merkeze geldiğimiz zaman tüm turistik gezilerde olduğu gibi sırası ile Eski Cami, Selimiye Cami, Bedesten çarsı, Selimiye Arastası’nı gezdik. Selimiye cami içerisinde kubbede yer alan çiniler essiz ve gerçekten bir sanat eseri. O zamanların teknoloji eksikliğinde insan gücü ile bu kadar muazzam eserler çıkaran Mimar Sinan’a hayran olmamak elde değil. Hele de bugünün hepsi birbirine benzeyen ve tas yığını binaları ve camileri düşününce. Havanın çok sıcak olması ve saat 18:00 de başlayacak Kakava Şenlikleri’ne yetişecek olmanın heyecanı ile hemencecik Edirne’ye özgü lezzetleri tatmak ve alışverişimizi yapmak istedik. Meşhur olduğunu duyduğumuz şekerlemeci Arslanzade’nin bir dükkanına girdik ve tüm lezzetlerden azar azar tadarak alışverişimizi yaptık. Badem ezmesi, kallavi kurabiyesi, Hürrem sultan(narlı ve fıstıklı sucuk) ve kavala kurabiyesi. Hepsi birbirinden lezzetli ve İstanbul’da daha önce tatmadığım kadar başarılı. Sonrasında ise başka bir Edirne lezzetini tatmak için Meşhur Kazım ve İlhan Usta Edirne Ciğercisinin yolunu tuttuk. Leziz, ağızda dağılan ve tadı insanin damağında kalan Edirne ciğeri… Yanında yediğimiz yoğurt ve cacık ise ciğerin ağızda bıraktığı o enfes tada eslik eden ve ciğerin sıcaklığı sonrasında keyifli bir serinlik sağlayan esi benzerine kolay rastlanmayan lezzette.

Karnımızı da güzelce doyurduktan sonra Edirne’nin en meşhur caddelerinden biri olan Saraçlar caddesinde yürüyerek, Meydan Cafeye gittik. Burada hem biraz dinlendik hemde Tunca nehrine atmak üzere dileklerimizi yazdığımız kağıtları hazırladık. Kendimizi hazır hisseder hissetmez ise Kakava Şenlikleri’nin yapılacağı ve her yıl Kırkpınar güreşlerinin de gerçekleştiği Sarayici Mevkii’ne gittik. Şenlikler tahminimizden çok daha kalabalıktı, hem bir suru tur otobüsü hem de yerel halk tam anlamı ile akın etmişti. Tam ortaya kocaman bir ateş yakılmıştı ve roman kızlar hem dans ediyor hem de fotoğraflarını çekmek isteyenlere alışık oldukları her hallerinden belli bir şekilde poz veriyorlardı. Yaktıkları ateş gibi kızıl sacları ile dans eden bu kızlara roman müzikleri ve izleyenlerin alkışları eslik ediyordu. Tam bir kutlama. Mutsuz olmak, hüzne kapılmak, yorulmak yasak. Dileklerin gerçekleşmesi için ise 3 kez kor ateşin üstünden atlamak gerek. Sonrasında da Tunca nehrine gidip dilekleri akan suya atmak ve gerçekleşmeleri için yürekten inanmak ve istemek gerek.

İnsanin kendini bu eğlenceye ve yıllardır süren bu geleneğe kaptırmaması imkansız. Roman halkı o kadar candan ve o kadar kendi halindeki resmen gittikleri yere, iletişim kurdukları herkese neşe getiriyorlar. Biz de bu neşe ile ateşin üstünden atladık ve dileklerimizi akan suya bıraktık. Hurafe ya da değil, insanların yıllardır sürdürdükleri bu gelenek bence herseyden önce birlik beraberlik ve bir sure için de olsa tüm kötülüklerden, mutsuzluklardan ve umutsuzluklardan kaçmak için bahane. Özellikle de şu günlerde, yarından umudumuz azalmışken, bir an için unutmak ve yine o çocuk saflığı ile eğlenmek bence hurafe değil çok doğal insani bir ihtiyaç…

Dilekler, yemekler ve eğlence… Her güzel şeyin bir sonu olduğu gibi 5 Mayıs gününün de sonuna geldik ve evimize İstanbul’a yani gerçekliğimize doğru yola koyulduk.

Bence ara sıra bu tür etkinliklere katılmak ve çocuk gibi hissetmek için tüm ön yargıları ve düşünceleri geride bırakmak denemeye değer!

Sevgiler…

  • levent önal

    çok güzel ve özendirici bir yazı