Küba Klasik Arabalar

Mutlu İnsanlar Ülkesi Küba


Kış gelince ve  buralarda havalar soğuyunca, sıcak bir ülkeye gitmek her zaman için iyi oluyor. Biz de yıllardır görmek istediğimiz mutlu insanlar ülkesi Küba’ya gidelim dedik. Ön araştırmalarımızı yaptık. Ülke hakkında bilgi sahibi olduktan sonra keşfetmek için düştük yollara… Önce Atatürk Hava Limanından Paris’e yaklaşık üç saat kırk beş dakika süren bir yolculuk yaptık. Ardından on saat otuz dakika süren bir yolculukla Jose Marti hava limanına vardık. Klasik Amerikan arabalarına binerek otelimize dinlenmeye gittik.

Sabah kahvaltıdan sonra çok hoşumuza giden arabalara binerek şehir turumuza başladık. Havana Eski Kent temiz ama bakımsız. Yine de mimari harikaların varlığı sebebi ile, UNESCO 1982 yılında Eski Havana’yı şehrin surları ile birlikte Dünya Kültür Mirası Listesine  katmış. Burada Ernest Hemingway’in gittiği gözde mekanlardan El Floridita ve La Bodeguita Del Medio’yu, “Çanlar Kimin İçin Çalıyor” romanının büyük bir kısmını kaleme aldığı Hotel Ambos Mundos’u gezdik.

Oradan arabalarımıza binip Malecon Bulvarına gittik. Şansımıza Malecon Bulvarı trafiğe açıktı. Bazı günler okyanusun dev dalgaları yüzünden trafiğe kapatıldığını seyretmeye gidenlerin dalgalar tarafından sürüklendiğini anlattılar. Malecon Bulvarı okyanusun tuzlu dev dalgaları ile boğuştuğu için enkaz görünümünde. Sonrasında siyasi miting ve gösterilerin yapıldığı Devrim Meydanı’na geldik. Burada Jose Marti anıtı ve müzesi ilk dikkatimizi çeken unsurlardı.  Bu bölge 1950’lerde Batista tarafından yaptırılan yüksek bakanlık binaları ile dolu. İç İşleri Bakanlığı’nın duvarında Che Guevera’nın büyük bir portresi bulunuyor. Önünde fotoğraf çektirmezsek olmaz deyip, bir özçekim yaptık.

Kolomb Mezarlığı dünyadaki sayılı anıt mezarlardan biri. Burada anlatılan bir öykü bizi çok etkiledi. Bu ihtiyacı olan insanları yardımına koşmuş La Milagrosa’nın öyküsüydü. Söylentiye göre; bu kadının ayak ucuna bebeği gömülür ve eşini de aynı mezara gömmek için mezar kazıldığında ayak ucuna gömülmüş olan bebeğin annenin kollarında olduğu görülür.

Bu söylenti de mezarlığın her gün ziyaretçi akınına uğramasına neden olmaktadır. Şehri adım adım gezdikten sonra yorgunluk çekince Coco Taxi’lere binerek otelimize döndük.

Ertesi gün Trinidad’a yola çıktık. Burada büyük bir çiftliği ziyaret ettik ve  136 merdivenle çıkılan bir kuleye tırmandık. Manzara son derece etkileyiciydi. Bu kule Izgana Ailesi tarafından tarlalarında çalışan köleleri izlemek ve denetlemek maksadıyla yaptırılmış. Çiftlikten sonra Küba’da kolonyal mimarinin en iyi korunduğu kent olan ve UNESCO Dünya Mirası Listesinde yer alan Trinidad Şehri ve Ingenios Vadisini ziyaret ettik. En ünlü yerel içeceklerin olduğu Canchanchara Bara’a gittik ve burada limon, bal ve yerel içecekle yapılan La Canchanchara’nın tadına baktık. Güzelmiş hem de çok güzel.

Trinidad’dan ayrılıp Küba Devrimi esnasında en çetin savaşlara sahne olan Santa Clara’ya doğru yola çıktık. Burası 28 Aralık 1958 tarihinde başlayan 1 Ocak 1959’da Batista’nın ülkeyi terk etmesiyle sonuçlanan mücadeledeki savaş alanı. Havana’dan Santiago’ya giden bir zırhlı birlik Che ve yoldaşları tarafından Santa Clara’da pusuya düşürülmüştür. Vagonlar şu an sergilenmekte. Trene binip sergilenen eşyalara baktık ve bol bol fotoğraf çektik. Trende resim çekmek ücrete tabi.

Plaza De La Revolucion Ernesto Guevara’da askeri üniforması içindeki Che’nin heykeli çok etkileyiciydi. Meydanın altında ise 1967’de Bolivya’da öldürülen Che ve 37 yoldaşının 1997 yılında defnedildiği anıt mezar var. Anıt mezarın yanında Che’nin hayatı ve devrimdeki rolüne ilişkin fotoğraflar sergileniyor.

Santa Clara’dan sonra Varadero’ya doğru yola çıktık. Direkt konaklayacağımız Otel’e gittik. Varadero, çok sayıda lüks otel, bar, restoran, kulüp vb. yerlerin bulunduğu turistik bir yarım ada. Bir çok su sporu etkinliğinin de yapılabildiği bir bölge aynı zamanda. Ertesi gün sabah kahvaltısından sonra doğrudan limana giderek bizi Cayo Blanco’ya götürecek katamarana bindik ve Atlas Okyanusu’nda yolculuğumuz başladı. Okyanus ortasında bir yerlerde katamaran durdu ve bizler gözlük, şnorkel ve paletlerimizle deniz altındaki mercan kayalıklarını izleme olanağı bulduk. Mercan kayalıkları ve çeşitli balıklar tam bir görsel şölen sundular. Katamaran bizi uçsuz bucaksız bembeyaz kumları olan adaya götürdü. Bu kadar beyaz ve ince kum görmemiştim. Cayo Blanco’daki deniz ürünleri yemekleri ve servisi muhteşemdi. İsteyenler adada okyanusta yüzdüler. Ben ise adayı keşfetmeye çıktım. Her şey çok büyüleyiciydi.  “Cennette miyim acaba?” diye düşünmeden edemedim. Akşam olunca ise konaklamak için Varedora’daki otelimize döndük.

Bir sonraki rotamız Pınar Del Rio’ydu. Burada dünyaca ünlü Küba Purolarının resmi olarak üretildiği fabrikayı gezdik. İçeri çanta ve fotoğraf makinası sokmak yasak. Fabrikada puro üretiminin her aşamasını görebilirsiniz. Sonrasında ise, puro yapımında kullanılan tütünlerin üretildiği ve UNESCO Dünya Mirası Listesinde yer alan Vinelas Vadisi bulunuyor. Göz alabildiğine uzanan uçsuz bucaksız tütün tarlaları ve yerel puro çiftliği gezmekten keyif aldığımız yerler arasındaydı.

Puro gezisi sonrasında, botanik bahçesi Jardin Botanica’ya vardık. Yaşlı iki kız kardeşin ilgilenmekte olduğu bahçe onların ailesi tarafından 1930’ların başında çeşitli bitkiler ekilerek bugünlere gelmiştir. Burada kocaman kireç taşından oluşan bir tepe üzerinde tarih öncesini betimleyen oldukça büyük boyutta bir resim bulunuyor. Bu resmin tamamlanması dört yıl kadar sürmüş. Resimde tarih boyunca varlığını sürdürmüş canlı türleri yer alıyor.

Yakınlarda yer alan Yerli Mağarası adanın işgali sırasında yerliler tarafından sığınak olarak kullanılmış. Mağarayı önce yaya sonra da sandalla gezdik. Mağaranın çıkışındaki manzaranın güzelliği görülmeye değerdi.

Daha sonra ver elini Havana ve Devrim Müzesi deyip tekrar yola koyulduk. Havana Devrim Müzesi bize 1959 Küba Devrimi ile ilgili son derece detaylı bilgiler veriyor. Müzede, Kübalıların iktidara giden mücadelesi resimler ve belgeler ile anlatılmakta. Çok sayıda harita, işkence kurbanlarının resimleri, zaferden sahnelerin olduğu resimler, ayakkabılar, kanlı giysiler, telsiz, hemen her şey sergileniyor.

Devrim Müzesi iki bölümden oluşuyor, birinci bölümde dokümanlar; ikinci bölümde ise cam bir kafes içerisinde 1956 yılında Castro ve 81 yoldaşını Meksika’dan Küba’ya taşıyan Granma Teknesi sergileniyor. Ayrıca tanka dönüştürülmüş bir traktör, uçak, araba, kamyon bulunuyor. Tabii ki bir de hiç sönmeyen Devrim Ateşi.

Küba’da halkın arasına karıştık. Evlerin kapıları sonuna kadar açık, kafanızı uzatıp her şeyi inceleyebiliyorsunuz. Gördüğümüz hep güler yüzlü sıcakkanlı insanlardı. Her köşe başında canlı müzik kucaklıyor insanı. Mutlu insanlar ülkesi görülmeye değer!